Eğitim, Türk-İslam medeniyetinin en temel sütunlarından biridir. Türk toplumunda eğitim; Bilge Kağan’ın Tonyukuk’una, Nizamülmülk’ün Nizamiye medreselerine, Orta Asya’nın Buhara’sına, Timur’un Semerkant’ına dayanır. Türklerde eğitim, kültür ve İslam tarafından kuşatılmış şanlı bir kaledir. Peki, nasıl oldu da bu hâle geldi?
Sebebi tarihî köklerde hülasa edecek isek, şahsî kanaatime göre 16.-17. yüzyıla kadar İslam camiası olarak elimizde tuttuğumuz bilhassa tıp, sosyal bilimler ve gökbilimleri alanlarındaki ilmî başarımız zamanla geriye düşmüş ve uzun yüzyıllar sonra öğrettiklerimizin asıllarını bulamayıp Batı dünyasından tercümeye girişecek kadar iddiamızı kaybettiğimiz görünüyor.
Tarih boyutundaki noksanlıklarımızı tarihçilere bırakıp eğitimin amacına ve erişimine eğilecek olursak; net bir kıymet tablosu çıkıyor karşımıza. İslam öncesi ve İslam’ın ilk dönemlerinde okuma yazma bilen insan bulmak dahi çok turfa bir hâl iken, bilen az sayıda kişi de ya devlet makamında ya da ictimai hayatta önemli bir yer işgal etmekteydi. Dönemin ilim makamları olan küttablar, medreseler, tekkeler ve camilerde sefa ile post eskitilmez, cefa ile nesil yetiştirilirdi.
Gelişen teknoloji ve keşifler ile tek bir kişi tarafından beşerî ve tabii ilimlerin tamamının bir elden çıkması zorlaşmış, şahsî kanaatimce bu zorluk bedeni ve zihni hantallığa dönüşmüş ve ihtisas alanları doğmuştur. Yani disiplinler arası muvazene korunamamış ve terazinin bir kefesi daima boş kalmıştır.
Bugün gelinen noktayı doğru yorumlamak için ilk şart, yukarıda izah edilen tarih yolculuğunda eğitimin ve bilmenin yalnızca idrak gayreti güden bir amaç olduğunu görmektir. Zaman içerisinde bu eğitim, bu amaçtan uzaklaşmış ve yalnızca paraya ulaşan bir araç olmuştur. Asıl kilit noktanın bu olduğunu düşünmekteyim.
Düşünün, 14. yüzyılda bir insan neden ilmî eğitim almak ister ve nasıl alabilir? Şayet bir otorite ki Allah rahmet eylesin, Nizamülmülk öncüsü olmuştur; talebeye ücret tayin etmese nasıl bir imkân ile tahsil görebilir? Ayrıca görünen ilmin neticesi bir mükâfata tabi değil ise… İşte olay yavaş yavaş aydınlanıyor. O zamanlarda ilim, ulaşmak istenen noktanın kendisiydi.
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsin,
Ya nice okumaktır.”
İlim, insanın kendisini ve yaratanı keşfidir; ilim, dünya hayatını ve göklerdekini anlamlandırabilmek, fiziğini öğrendiği bu hakikatlerden esinlenerek doğru araçlar üretmektir.
Günümüzde ise ilim yalnızca kişilerin yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak amaca, yani paraya, yani işe girmesine yardımcı bir fasıladan ibarettir. Burada da insanın zihnini ve kalbini tatmin eden yegâne gerçek mükâfattır.
Aracı olan şeyin kendi başına bir cazibesinin olması beklenemez; nitekim yoktur da. Bize de, öğretmenlerimiz öğrenciyken onlara da kimse bu farkındalığı anlatmadı. O yüzden hep “bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” diye sorduk. İşe yaramayacaksa gerek de yoktu.
İşte bu araç gerçeğiyle birlikte, amaca ulaşmadığı her saniye gençlerin sadece zamanını doldurmak üzere vardığı bir zarurethane olduğunu düşünecek olursak krizin kaynağını görmüş oluruz.
Eğitime kolay ulaşım bir kabahat değilse de: "Eğitici ve eğitilenlerin aklında eğitimden gayrı her şeyin meşguliyet oluşturması", aradan geçen bin küsur yıla rağmen bilinen eğitim gerçeğinin; gelişmesini bir kenara bırakın, unutulduğunun kanıtıdır.
Benim çocukluğumda okulun ve okumanın bir anlamı vardı. Evet, belki bizim zamanımızda da eğitim amacın kendisi değildi; günlük hayatta ne işimize yarayacak sorusunu soracak kadar da neden okuduğumuzdan bihaberdik. Ancak can alıcı nokta şu ki biz hayal kurabilecek bir mükâfata sahiptik.
Hayal kurabiliyorduk okulun bitişine, eğitim hayatının ardına ilişkin; ekonomik güç hayali kurabiliyorduk, mevkii hayali kurabiliyorduk ya da sosyal güç kabullerin hayali kurabiliyorduk. Peki şimdi…
"Yüce Yaratan dahi varlığının her saniyesi şükür sebebi olan insana cenneti anlattı…"
Kısa bir anekdot: Lise yıllarından samimi bir arkadaşım, Türkiye’nin en zorlu okullarından Hacettepe Tıp’ı birincilikle bitirdi, ardından TUS’ta (Tıpta Uzmanlık Sınavı) Türkiye birincisi oldu. Bu arkadaşım ile Ankara Batıkent’te gittiğimiz bir ziyaret dönüşünde yeni yapılan binaları görüp tahmini fiyatını sorduğunda, verdiğim cevap karşısında almaya dair hayal bile kuramadığını gördüm. İşte o zaman başka bir arkadaşımın lise mezunu kardeşinin henüz 20 yaşında araba alıp satarak o evi 15-20 aylık kazancı ile alabildiği aklıma geldi ve şu soruyu sordum kendime: Biz bu çocuklara hangi hayali sunacağız?
Bu gerçekler önümüzde iken, kolay yoldan para kazanan ve her tarafı suça batmış genç yaştaki insanları gören talebelerin, sosyal medyanın da tesiri ile idol hâline gelmesine nasıl engel olunabilir?
Bir dizi var; sosyal medya menşeili. Dizide ahlaklı bir karakter dahi yok ve bunların hepsi bir yönüyle sosyal medyada küçük yaştakiler için örnek kişiler. Eminim ki bu dizi ve sosyal medya var olmasaydı suç oranları bugüne göre ciddi miktarda düşük olacaktı.
Çok mühim bir husus var ki:
Adam kazıklamanın iyi tacirlik olmadığını, arsızlığın özgüven olmadığını, hayasızca ve bilgisizce her söze verilen karşılığın zekâ olmadığını ve bu şekilde zengin ve tanınır olmanın hiçbir şey ifade etmediğini hem gençlere hem yetişkinlere anlatmamız lazım.
Bir insanı dövmenin değil kalbini kazanmanın zor olduğunu, suç işlemenin değil temiz kalabilmenin mesele olduğunu, ahlaksızlığın değil ahlaklı yaşayabilmenin zor olduğunu, haram para kazanmanın değil reddetmenin zor olduğunu anlatmamız gerek…
Yalnızca bu neslin bedbaht olduğunu, geçmişin püri pak olduğunu düşünecek kadar bilgisiz ve ketum değilimdir. Fakat şunu net bir şekilde biliyoruz ki; görünürlük arttı. Bu durum da bizlere bir mesuliyet doğurdu. Kararsız olduğum kısım ise ne zaman bu kadar cüretkar olunduğu ve bunun ne tarafından tetiklendiği...
Eskilerden bir rap şarkıcısı bilinen kadarıyla 2015 yılında yazdığı şarkı sözlerinde:
“Tuvalette sigara dönen bi' liseliyim,
kanımda Hip-Hop Rap Okulda ve evde psikolojik vahşet
Onlar değil Allah'ım sen affet
Cinnet geçirip olursam Hürriyet'e manşet
Yıllardır zaten her şeyi denedim
Lakin peşimde hep lanet şeytan der hep "İsyan et!"
Gidip gözünü kırpmadan hepsini katlet
Artık kalk dediğimi yap ve de intihar et ”
ifadelerini kullanmış, son olaylar göz önüne alındığında bu şarkının varlığı, yapılma psikoloji, halen yayında olması ve bu olaylara tesirinin doğru yorumu nedir?
Tam burada devreye bir veli sorunu doğuyor: Hayatın maddeden ibaret olmadığını vaktiyle anlatamamış bir veli sorunu, çocuğunun sorumluluğunu dahi almak istemeyip hayat mücadelesinde çocuk yükünü okula ve musibete uğrayan insanlara atan veli sorunu…
Eğitim hayatına ilişkin sorunlar bir köşe yazısı ile mutlak olarak tespit edilemez, sınanamaz ve çözülemez. Buradan başlıkları çıkartmanın dahi iyi bir merhale olduğunu düşünerek…
Not: "Zarurethane" kelimesi Türkçe sözlükte yer alan bir kelime değildir. Buna rağmen anlam ve yapı olarak kullanımda bir mahzur görmediğim için yer verilmiştir.
